• 18 AUGUST 2019
  • Püf Noktaları
  • 11 DAKİKA

Teknolojik hayatımın yönetici özeti

Giriş

Hatırlayalım… Ne demişti Kavafis :

İthaka’ya doğru yola çıktığın zaman,
dile ki uzun sürsün yolculuğun,
serüven dolu, bilgi dolu olsun. 

ne lestrigonlardan kork,
ne Kikloplardan, ne de öfkeli Poseidon’dan.
bunlardan hiçbiri çıkmaz karşına,
düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
ince bir heyecan sarmışsa eğer. 

Bir nesil, felsefe dersimizde; Ithaka’nın aslında varılacak bir yer, edinilecek bir hazine değil de aslında oraya varmaya çalışırken elde edinilecek deneyimlerin, yaşanmışlıkların kendisi olduğu öğrendik.  Ama  batı medeniyetleri ile aramızda öyle derin bir fark vardı ki çocukluğumda benim (sanki şimdi yokmuş gibi ifade etmek iyi hissettiriyor), mühendis doğmuş kafam SMART hedefler koymadan ilerlemeyi kabullenemiyordu bir türlü.

Ne yolculuğu birader?! Benim hedefim güneştir, kanatlarım erirse Ikarus gibi, erisin; en kötü zorunlu iniş yaparım ay yüzeyine diye düşüyordum. Aslında yapısal olarak anı yaşamamaya, kum tanelerinin saatinde aktığı gibi tüketmeye çok da uygundum. Sonuçta ay, dünyadan daha yukarıda değil miydi? Hayatımızda sanayii devrimi, Yunan filozofları, doğu bilgeliği var iken bir anda ortasına krater gibi düştü teknoloji. Neye çarptığımızı anlamadık, zira bir şeye çarpmadık. Kraterin momentumu ile kendi vücudumuzun momentumu arasındaki farkı idrak edemedik ilk başta. Kendini büyük zanneden bir güç (!) daha büyük bir güç ile çarpıştığında bunun tek bir sonucu vardır, Joker’in Batman’a söylediği gibi. Teknoloji üssel bir hızla önemini arttırarak bizi saracaktı, sarsacaktı… Ama 1980’ler hala bizim için, çiçek çocuklar olabildiğimiz, ebeveynlerimizin bize dış dünyadan korunaklı bir yaşam sunabildiği, teyzengiller ne yapmışı annem söylemedikçe bilemeyeceğim bir dünyaydı.

Ta ki…

Gelişme

Teknoloji Rönesans’ı olana kadar… Teknoloji bizim için yeni Amstrad’lar, Spectrum’lar, muhteşem Amiga’lar, artık teyp sarmayacağız yeter Commodore’ler iken PC çağına girdik. En havalı Pentium bende, koçum sen hala kağıt disket mi kullanıyorsun derken batıda Internet denen bir şeyler oluyordu…

Wikipedia’dan alıntı tarihçesine göre;  1980’lerin sonunda İngiltere’den Tim Berners-LeeWorld Wide Web üzerine yaptığı çalışmalar sayesinde zengileştirilmiş text dokümanlarını çalışan bir ağ sistemine entegre edince bildiğimiz internetin ilk adımları atılıyordu kıta Avrupasında. . Oysa biz Internet deyince 1960’larda ARPANET’i biliyorduk, bilgisayarlar aralarında mesajlaşıyordu. Bense kendi halimde,  siyah/yeşil ekranlara saatlerce bakınca gözümün aldığı körsır hali ile geçen uykusuz geceler sonunda  dir yazınca dökülen dosyaları, ilk yazdığım BASIC’deki oyunu baz alarak epey de caka satıyordum etrafa. Ama ne oldu ise  1990’ların ortalarından itibaren bir anda oldu. Anlık mesajlaşmalare-postaVoIP, video görüşmeler ve tartışma forumlarıyla, bloglarıyla, sosyal ağlarıyla ve online alışveriş siteleriyle gelen World Wide Web bildiğimiz hayatımıza format attı.

colorful-mirc.gif

O sıralar, ICQ’yu, mIRC’i  güldür güldür kullanan çağdaşlarımızı pas geçerek, biz Facebook denen bir sosyal medya uygulamasının çıktığına tanık olduk. Sosyal medya ne demek derken Hudson’a bir uçağın zorunlu inişi[1] ve Arap Baharı kendilerinden etkilenenleri jurnalci yapınca Twitter doğdu. Ve sonra Rindler’in akşamında söylediği gibi geniş kanatları boşlukta simsiyah açıldı Internet kapısının ve arkasında akan 0 ve 1’lerin ötesinde insanların hayatına nasıl sihirli dokunuşlar yapabileceğine şahit olmaya başladık. Snapchat, Periscope, Instagram, Whatsapp, Linkedin ve daha niceleri o kapıdan içeri girmeye başladı.

p01y3ky2.jpg

Bugün etrafımızda Facebook hesabı olmayan, Whatsapp’dan mesaj göndermeyen, Skype veya Hangout’tan Voip çağrı yapmamış olan ne 12 yaş altı kaldı, ne 60 yaş üstü. Peki ne mi oldu sonuçta? Artık biz bitlerle sohbet edip, baytlarla hayatı tanıyan, her an herkesin hayatının reklamlarına maruz kalan bir sıkışmış güruh haline geldik. Ithaka’yı unuttuk, nereye koştuğumuzu unuttuk, sadece koca bir reklam panosunun içinde yaşıyoruz şimdi, aynen Truman Show’daki gibi… Ne karanlık bir senaryo çizdim, değli mi?

Ama hissiyatım ve onunla beraber uz görüşüm de enteresan bir şekilde  tam da tersi…

Bence her şey çok güzel olacak. Neden mi?
Çünkü ben sürtünme kuvvetine inanırım. Yani sürtünmesiz ortam olmadığına. Hareket eden cisme veya isme karşı yere temas ettiği yüzey ve temas ettiği yüzeyin harekete olan direncine inanırım ben…
Sarkacın bir sağa, bir sola salındıktan sonra mutlaka ortalarda bir yerde duracağına.
Ve de hayatın sinüs eğrisinin yerel minimumlar gördüğü gibi yerel maksimumlar göreceğine…